Dikkat: elimizdeki en değerli sermaye
İçerik üreticisi olmanın az konuşulan bir çelişkisi var: işiniz, insanların dikkatini istemek üzerine kurulu; ama aynı ekosistem, sizin dikkatinizi de hedef alıyor. Üretmek için oturduğum masada, beni tüketmeye çağıran onlarca kapı açık. Bu yazı, o masada verdiğim mücadelenin notları.
Tüketim ve üretim oranı
Kendime basit bir soru sorarak başladım: bugün kaç saatim tüketmekle, kaç saatim üretmekle geçti? İlk haftanın sonucu utandırıcıydı. Ama asıl ders oranın kendisi değildi; yönün önemiydi. Aynı bir saat, izleyerek geçtiğinde geride hiçbir iz bırakmıyor; üreterek geçtiğinde ortada bir şey kalıyor. Gün sonunda yorgunluk aynı; kalan farklı.
Bildirimler pazarlık kabul etmez
Telefonumda artık yalnızca insanlardan gelen bildirimler açık: aramalar ve mesajlar. Uygulamalardan gelen hiçbir "gelişme" gerçekten acil değil. Acil olsaydı, bir uygulama değil bir insan haber verirdi. Bunu yapmak büyük bir fedakârlık gibi anlatılır; değil. Kapattıktan iki hafta sonra fark ettiğim tek şey, hiçbirini özlemediğimdi.
Sıkılmak bir girdi
En iyi fikirlerim masa başında gelmedi: yürürken, duşta, kuyrukta beklerken geldi. Sıkıntı, zihnin kendi kendine konuşmaya başladığı an. Üretici işlerdeki ham madde de büyük ölçüde o konuşma. Her boşluğu telefonla doldurduğunuzda o konuşma hiç başlamıyor; girdisi olmayan zihinden de çıktı çıkmıyor.
Bunların hiçbiri yeni bir fikir değil ve ben de her gün beceremiyorum. Ama pusulayı sade tutuyorum: dikkatim sınırlı bir sermaye ve onu başkalarının metriklerine değil, kendi işlerime yatırmak istiyorum.